İnkârcının ve İnançsızın Kurtulamadığı Hafiflik: Alay Etme

İnkârcının ve İnançsızın Kurtulamadığı Hafiflik: Alay Etme

Kişilerin itibarlarıyla, kutsallarıyla, toplumun değer ve kültür mirasıyla, özellikle de yaratıcımız olan Yüce Allah’ın zatıyla, sıfatlarıyla veya takdirleriyle alay etmek, bunu mizah konusu yapmak asla kabul edilebilir değildir. Sözgelimi peygamberle ve ona gelen vahiyle alay etmek nasıl Yüce Allah’ın iradesiyle alay etmek ise bir kişinin milliyeti, cinsiyeti ve vücut yapısıyla alay etmek de aynı şekildedir.

Hocam kutsala başkaldıran, yok sayan veya onunla alay eden insan bu noktaya nasıl geldi ya da modern zamanlar, insanı ne hale getirdi?

Modern zamanlar değerlerin alt üst olduğu, müesses dinlerin baskılanmaya çalışıldığı, yeni yetme ve ayrıksı düşünce ve inançların revaç bulduğu bir dönemin adıdır. Öte yandan ilahi olanın hayattan çıkarılarak şirazenin dağıldığı, insanın bütün aidiyetlerinden koparılarak merkeze taşındığı, toplumsal yapıların parçalanıp bireysel yaşamın öne çıkartıldığı bir süreçtir bu çağ.

Bu süreç kişiye yalnızlığı, bireye bencilliği ve değerlere hiçliği getirdi. Yalnızlığını doğayla ve doğanın içindeki varlıklarla gidermeye çalışan insan kendisini nereye koyacağını bilemedi, nerede olduğunu kestiremedi, durduğu yeri anlayamadı; zirve sandığı yerden boşluğa savruldu ve değerler sınıfında dibe doğru düşüşe geçti.

Öte yandan sanal özgürlük ve değişim vesvesesine kanan ve kapılan insan, arzularının peşinden giderek ve sürekli değişerek daha mutlu olacağını zannetti. Bu gidiş, onu daha fazla yalnızlaştırdı, ulaşacağını zannettiği hedefin hep uzağına düştü, tatmin edeceğini sandığı arzuları her gün biraz daha kabardı.

Böylesi gerilim ve tatminsizlik bazılarında boş vermişliği, yılgınlığı ve kötümserliği doğurdu; bazılarında ise çılgınlığa, azgınlığa ve sapkınlığa neden oldu. Benliğinden, biyolojisinden ve psikolojisinden vazgeçme noktasına evirildi insan, kendine yabancılaştı ve kendini bulamaz oldu.

Özgürlük, değişim ve zevke erişim gibi hep elmanın kızarmış, olgunlaşmış ve haz tarafını gösteren modern zamanlar; kuralları, değerleri, gelenekleri ve toplumsal yapıları hayatın dışına itti ve alay malzemesi haline getirdi.

İnsanın bugün geldiği nokta kendi beşerî gerçekliğinin boyutlarını kavramaktan aciz olmasına karşın aşırı bir özgüven yüklenmesi, bencillik aşılanması ve sanal özgürlük yanılgısına itilmesi sonucu Allah yokmuş gibi bir yaşantı içine girmiş olması, kutsalla bağını sürdürenleri ise alaya alması, mizah malzemesi yapmasıdır.

Bu aşırı özgüven, bencillik ve özgürlük sarmalı insanı çevresine tepeden bakmaya, otorite kurmaya, değerleri yok saymaya, her şeyi eleştiri ve mizah konusu yapmaya, utanma duygusunu alaya almaya, doğal olanı tahrip etmeye, hatta kendi kişiliğini aşındırmaya ve inkâr etmeye sevk etti.

Hocam, “kutsal” (mukaddes) kavramı İslam’a göre nedir ve bir insan olarak veya bir müslüman olarak herkes neden bu değerlere saygı göstermek zorundadır?

Hangi inancı benimserse benimsesin insanların kutsalları vardır. Günümüzde kutsal yerine “kırmızı çizgi” şeklinde yeni bir tabir kullanılmaya başlandı. İster kutsal ister kırmızı çizgi olsun, demek ki insanın değer verdiği, kaybolmasına veya yok sayılmasına razı olmadığı, hatta uğrunda mücadele ettiği birtakım değerleri ve kıymet ölçüleri bulunmaktadır. Öte yandan çağdaş dönemlerde kullanılan kutsal kavramının bizim dinî geleneğimizde yer alan mukaddes kavramını tam karşılayıp karşılamadığı tartışmaya açıktır. Çünkü bizim düşüncemize mukaddes kavramın yanında bir de mübarek kavramı bulunmaktadır. Her iki kavram da Yüce Allah için kullanıldığı gibi ilahî takdir ve iradenin bildirimiyle bazı yaratılmış varlıklar için de kullanılmaktadır. Mukaddes temiz, temizlenmiş, ayıp ve kusur taşımayan veya ilahî irade tarafından kendisine yüksek değer biçilmiş anlamındadır. Mübarek ise yüce, aşkın, eksiklikten uzak, kutsal sayılmış anlamındadır. O yüzden Kâbe’ye, Mekke’ye, Medine’ye ve Kudüs’e mukkaddes veya mübarek denilmektedir. Kur’an’da Kudüs için “Biz onun çevresini mübarek kıldık” ifadesi, orasının ilahi irade tarafından değerli kılındığı anlamına gelir. Adına Kudüs veya Makdis denilmesi de buna işaret etmektedir.

Yüce Allah hakkında mübarek ve mukaddes kelimesinin kullanılması İmam Mâtürîdî’nin ifadesiyle “benzeri ve alternatifi olmayan yüce varlık, din karşıtlarının (mülhitlerin) yakıştırmalarından uzak,  hiçbir eksiklik ve olumsuzluk taşımayan” anlamındadır (Te’vilâtü’l-Kur’ân, Mülk 1 ayeti tefsiri). Yüce Allah’ın bu vasfı Kur’an’da “hamd, sübhân, samed, kebîr, müteâl, kuddûs, tebareke gibi kavramlarla ifade edilir; meleklerin özellikleri ve görevleri olarak Yüce Allah’ı kutsamak olduğu bildirilir. Meleklerin bu görev ve özellikleri aynı zamanda insana yüklenen bir mükellefiyettir ve bu, imtihanı kazanıp kurtuluşa ermenin bir vesilesidir.

Şu bir gerçek ki Yüce Allah dışında bütün varlıklar eksiktir ve hata işleme özellikleri bulunmaktadır. Eksikliğin en önemli göstergesi muhtaçlıktır. Varlığı bir başkasına bağlı olan her şey bu eksikliği taşır. İnsanın ilk yaratılışında hem meleklerin hem cinlerden olan İblis’in hem de Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın eksiklikleri ve hataya düşme tecrübeleri örnek olsun diye Kur’an’da bildirilmiştir. Nitekim meleklerin “Biz seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz, bizim bilgimiz ancak senin bildirdiğin kadardır” (Bakara 32) diye itirafta bulunmaları onların bilgi eksikliğine işaret etmektedir.

İnsana geldiğimizde, ilk yaratılışta insanın “kan dökücü ve bozgunculuk çıkarıcı” özelliklerinin belirtilmesi, şeytanın vesvesesiyle yasak ağaca yaklaşması hem eksikliğinin hem de hataya düşme ihtimalinin göstergesidir (Bakara 30)-36). Bu yönünün dengelemesi için ona yaratıcısı Yüce Allah’ı hamd ve tesbih etmesi, O’na itaatin sembolü olan ibadet yapması ve bu bilinçle iyiye, güzele ve hayra yönelmesi özeliği ve görevi verilmiştir (Ankebût 45).

Buna göre eksik ve hata yapma potansiyeli bulunanın bir kişinin başkasının kusuru veya yanlışıyla alay etmeye kalkışması en hafif tabirle kendini bilmemek, cahilce bir davranışta bulunmak ve ahlakî düşüklüktür. Bazı insanlar maalesef yüz güldürmekle gülünç duruma düşmek arasındaki farkı kavramakta zayıflık gösteriyorlar veya bile bile gözardı ediyorlar. Halbuki bir yetimin, fakirin, garibanın yüzünü güldürmek ne kadar değerliyse, kendi şahsını veya başkasını gülünç duruma düşürmek, hafif meşrep davranış içinde olmak, tam tersine seviyesizliktir. İnsanları rahatlatmanın, eğlendirmenin ve hoş sohbet ortamı oluşturmanın türlü mübah yolları vardır, bunu kişi zamana, mekâna ve hale göre değerlendirip ayarlayabilir. Bu ayarlamayı yapamayanlar ya kendilerini gülünç duruma düşürürler ya da başkalarını rencide edip huzur ve sükûnet bozgunculuğu yaparlar.  

Bir Müslüman her konuda şaka/mizah yapabilir mi, yoksa dinin ve inancın şaka yapılamayacak “kırmızı çizgileri” nelerdir?

İnsan çalışmaya, yemeye, giyinmeye ihtiyaç duyduğu gibi dinlenmeye ve eğlenmeye de ihtiyaç duyar. Yüce Allah insanda gülme özelliği yaratmışsa bunun mübah yoldan karşılanması doğaldır hatta gereklidir. Nitekim cinsellik de böyledir. Yüce Allah insanda cinsel bir güç ve güdü yaratmışsa bunun helal yoldan karşılanmasını murad etmiştir. Zinayı ve eşcinselliği, cinsel ihtiyacı karşılamak veya cinsel özgürlük olarak görmek ne kadar yanlış ve sapkınca bir düşünce ise başkalarını küçük düşürecek, itibarını yok edecek veya toplum içinde bozgunculuğa yol açacak bir mizahın ve şaka da aynı değerdedir. Bunun özgürlük içinde değerlendirilmesi de aynı yanlışa ortak olmak ve onay vermektir.

Demek ki mizah ve şaka yukarıda geçen kırmızı çizgileri aşmaksızın hoş sohbet ve fıtrî eğlenme amaçlı kullanılması insanî bir ihtiyacın giderilmesi olarak görülebilir. Ancak kişilerin itibarlarıyla, kutsallarıyla, toplumun değer ve kültür mirasıyla, özellikle de yaratıcımız olan Yüce Allah’ın zatıyla, sıfatlarıyla veya takdirleriyle alay etmek, bunu mizah konusu yapmak asla kabul edilebilir değildir. Sözgelimi peygamberle ve ona gelen vahiyle alay etmek nasıl Yüce Allah’ın iradesiyle alay etmek ise bir kişinin milliyeti, cinsiyeti ve vücut yapısıyla alay etmek de aynı şekildedir. Çünkü bu gibi insanî özellikleri tayin ve takdir yetkisi ve gücü sadece Yüce Allah’tadır. 

Kur'an-ı Kerim, dinî değerlerle alay edenler için çok ağır ifadeler mevcut. Bu kadar ağır ifadeler kullanmasının hikmeti nedir? Bu durumu nasıl anlamalıyız?

Kur’an sadece alay etmeyi değil, haddi aşan her tavır ve davranışı şiddetle eleştirmekte ve yasaklamaktadır. Yüce Allah, insanı dürüstlüğe, samimiyete ve ölçülü olmaya çağırmaktadır. Aslında bu insanî fıtrata çağrıdır. Bunun zıttı olan yalan, hıyanet, ihanet ve ölçüsüzlük gibi kötü huylar da yasaklanmıştır. Zira bir insanın iyi olması hem kötülüklerden sakınmasına hem de iyilik yapmasına bağlıdır. Kutsalı tanımayan, çevresine zarar veren, çirkin davranışlarda bulunan kişiler, birtakım iyilikler yapmakla, kalbinin temiz olduğunu iddia etmekle veya özgürlüğü ileri sürmekle iyi insan olamaz. Aynı şekilde hiçbir faydası, iyiliği ve güzel davranışı bulunmayan kişi çevresine zarar vermese bile yine iyi insan olarak tanımlanamaz. Böylesi kişileri halkımız “etliye sütlüye dokunmayan”, “akmaz-kokmaz” pasif yapıda kişilikler olarak tanımlar.

Aslında iyi insan demek bir yönüyle iyilik yapan, faydası dokunan, güzellikler peşinde olan diğer yönüyle ise kötülükten kaçınan, zarar vermeyen ve çirkinlik peşinde koşmayandır. Kur’an’da insanın bu çift yönlü durumu takva ve ihsan kavramlarıyla anlatılır. Takva kötülüklerden sakınmak, ihsan ise iyilikte ve güzellikte bulunmak demektir. Şu önemlidir ki dünyada her şeyin iyi yönünün yanında kötü yönü bulunmaktadır. İnsana düşen her şeyde ve her konuda iyi ve güzellik yönünde tercihte bulunmaktır. Nitekim Felak Suresinde “Yarattığı her şeyin şerrinden aydınlıkların Rabbine sığırım” diye dua ediyoruz. Demek ki yaratılmış her şeyin insana zarar verecek bir tarafı vardır ve bu konuda Yüce Allah bizi uyarmaktadır. Örnek vermek gerekirse bal şifadır, ama ölçüsüz yenilirse zehre dönüşebilir.

Şaka ve mizah da iyi ve güzel yönü olduğu kadar kötü ve zararlı yönleriyle aynı kategoriye girer. İslam’da olgu ve olayların değerlendirilmesinde hüsün ve kubuh ölçüsü esas alınır. Hüsün demek yararlı, iyi ve güzel olan; kubuh ise zararlı, kötü ve çirkin olan anlamına gelir. Kişi bir olguyu kullanırken veya bir olayı gerçekleştirirken bu ölçüye uygun hareket etmelidir. Eğer bu olmazsa hukukun, örfün ve ahlakın devreye girmesi ve yaptırımlar uygulaması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu, özgürlükleri kısıtlamak veya yok etmek değil, herkesin özgürlüğünü korumak, kişiler arası adaleti tesis etmek, toplumsal huzuru sağlamak ve fıtrî yapıyı muhafaza etmektir.

Öte yandan “iyiliğe teşvik ve kötülükten sakındırma” ilkesi de insanın çift yönlü yardımlaşmasını ve korunmasını ifade eder. Bunun anlamı sadece iyiliğe teşvik etmek yeterli değildir, aynı zamanda kötülüğe karşı uyarmak da gereklidir. Bunun tersi olan sadece kötülüğe karşı uyarmak veya korumak yeterli değildir, eşzamanlı olarak kişilerin iyiliğe teşvik edilmesi ve cesaretlendirilmesi gerekir.

Günümüzde her şeyi eleştirme veya mizah konusu yapma anlayışı yaygınlaşıyor. Bir Müslümanın inancına saygısızlık edildiğinde tavrı ve tepkisi nasıl olmalıdır? Bu tür saldırılar söz konusu olduğunda ifade özgürlüğünden bahsediliyor. Bu özgürlük nerede başlar, nerede biter?

 Her şeyi alay ve mizah konusu yapan kişi ya şahsiyetindeki bir eksikliği kapatmaya çalışıyordur ya ölçülü davranışı becerememektedir ya da mizah ve alay konusu yaptığı varlığın veya eşyanın değerini bilmekten acizdir. Bu tespit, tarih boyu böyle olduğu gibi günümüzde de böyledir.

Örneğin Allah ile veya onun takdir ettiği hususlarla alay eden kişi cehaletini ve had bilmezliğini sergilemektedir. Zira Yüce Allah hiçbir eksiği ve hatası olmayan, başkasına muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir varlıktır.

Şaka ve eleştiri, genel itibariyle bir eksik ve hataya yönelik olur. Yüce Allah’ta bunların hiçbiri olmadığına göre O’na yönelik mizah yapan kişi bilgisizliğini sergilemekte, daha da ötesi iftira etmekte ve yalan söylemektedir. Nitekim iftira, olmayanı iddia etmek, yalan ise olmamış olanı söylemektir. Yapılan şakanın Yüce Allah’ta bir karşılığı yoksa bu iftiradır ve yalandır, yapan kişinin ahlaksızlığının göstergesidir.

Kaldı ki şaka ve mizah doğru veya karşılığı olan olsa bile insanlara veya çevreye yönelik yapıldığında eğer rencide edici, küçük düşürücü ve kişilik haklarını zedeleyici, çevreye zarar verici, toplum huzurunu bozucu ve çirkinlik oluşturucu olursa yakışıksız ve akılsızca yapılmış bir davranış olur. Kutsallara yönelik olan ise hiçbir karşılığı olmadığı için yapılan mizah katmerli bir akılsızlık ve ahlaksızlıktır.

İnternette ve sosyal medyada dinimizle alay eden içeriklerle karşılaşan gençlerimize, inançlarını korumaları adına ne önerirsiniz?

Bu konuda önce iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor. Yani biz dindarlara büyük görev düşmekte, eskilerin tasfiyetü’l-kalb, terbiyetü’n-nefs, ihlas, ihsan, mahfiyet, tevazu, kerameti gizleme diye tabir ettikleri kalbi temiz tutma, kişiliğini terbiye etme, sadece Allah’a ve Allah için ibadet etme, alçak gönüllü olma; ilahî lütufları, iyilikleri ve güzellikleri teşhir malzemesi kılmama gibi özellikleri yeniden hatırlamak gerekir. Bir başka deyişle öncelikle kendi kişiliğimizi ve çevremizi iyileştirici ve korucuyu bir tutum içinde olmalıyız. Dış etkenlere karşı, din ve inanç bağışıklığımızı güçlendirmeliyiz. Zira kişilerin kutsallarının, mahremiyetlerinin, aile içinde kalması gereken sırlarının dışarıya servis edilmesi, alay konusu yapılması, mizaha malzeme edilmesi bir yönüyle ahlakî sınırların aşımı anlamına gelirken diğer yönüyle dış etkilere ve tehditlere açık hale gelir. Öte yandan başkasının mahremini araştırmak, ifşa etmek ve alay konusu yapmak ne kadar ahlaka aykırı ise kişinin kendi mahremini ortaya dökmesi ve mizah malzemesi haline getirmesi de aynı şekilde ahlaka aykırıdır.

Şunu da itiraf edelim bu kötü salgın, ucundan kıyısından neredeyse herkese bulaşmış vaziyettedir. Buna fert ve toplum olarak bir çözüm bulmak zorunda olduğumuz kaçınılmaz ahlakî bir görevdir.

Bunun için çok araştırmaya ve çabaya gerek yoktur. Yapılması gereken İslam’ın emir ve yasaklarına uymak, haram-helal çizgisini muhafaza etmek, böylece fıtratı koruma altına almaktır. Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) eliyle gelen Kur’an’ın ve onun hayata yansımış şekli olan Sünnetin getirdiği yasaklar ve haramlar tamamıyla fıtratın teminatı olan beş esası hayata geçirmeyi ve beş önemli değeri korumayı ifade eder. Nitekim içki ve uyuşturucu yasağı aklı; arsızlık, fuhuş, zina ve eşcinsellik yasağı nesli; hırsızlık, sahtekârlık, rüşvet ve faiz yasağı malı; adam öldürme ve zararlı madde kullanma yasağı canı; baskı, zorlama ve zorbalık yasağı dini korumaya yöneliktir.

Öyleyse dindeki haramlar ve yasaklar bir yönüyle dinin değerlerini korurken diğer yönüyle insanın fıtrî özelliklerini korumaktadır. Öte yandan insanın doğal yapısını korumaya yönelik az önce sayılan beş temel değer, birbiriyle sıkı irtibat içindedir ve bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bunlardan birinin olmaması, diğerlerini işlevsiz hale getirir.

Maalesef modern zamanlarda istismar derecesinde ortaya çıkan aşırı özgürlük talebi, hak ve sorumluğu anlamsız hale getirirken, kazanma hırsı diğerkâmlığı, mal sevdası kanaatkârlığı, aşırı bireycilik aileyi ve hatta sevgi ve saygı değerlerini tehdit etmektedir. Son günlerin modası olan doğallığını yitirmiş insancıllık çevre doğasını tahrip ederken, cinsiyetsizlik iddiası, cinsiyetlerin doğallığını yok etmeye ayarlanmış görünmektedir.

Demek ki, doğallıktan uzaklaşma bir yandan hırs ve tamahkârlıkla güzelim doğanın tahribatına sebebiyet verilirken diğer yandan birbirinin tamamlayıcısı olan kadın ve erkeğin karşıt ve düşman hale getirilmesiyle insanlığın sonunu getirmeye aday görünmektedir. Binlerce yıl öncesinin takıntısı, saplantısı ve sapkınlığı olan Sodom ve Gomore fuhşunu özendirerek bugüne taşımaya kalkışmak ve yaygınlaşmasına göz yummak insanlığın varlığını dinamitlemekten başka bir anlam ifade etmez.

Birey olarak insan karşı cinsiyle aileyi, aile toplumu, toplum da devleti oluştururken devlet de hukukun, örfün ve ahlakın işlerliğini sağlar ve böylece insanlığın varlığının ve huzurunun sürdürülmesi sağlanmış olur. O yüzdendir ki, insanı yaşat ki devlet yaşasın denmiştir. İnsanın varlığı ve doğallığı da can, mal, akıl, nesil ve din gibi vazgeçilmez beş temel değerin korunmasına bağlıdır.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklını kullananlar için elbette ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” diye dua ederler” (Âl-i İmrân 190-191).

Son sözümüz âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a hamd ve şükür olsun.