Masum Alay Değil Sinsi Strateji

Masum Alay Değil Sinsi Strateji

düşünce” veya “eleştiri” adı altında ayetlerin somut tezahürleriyle (örneğin tesettür ayetiyle veya sünnet-i seniyye olan sakalla) alay etmek, Müslümanı dinden çıkaran tehlikeli bir eşiktir. Esasen bu durum, sadece masum bir alaydan ibaret değildir. İslam ile doğrudan cepheden mücadele etmeyi göze alamayan münafıklar ve din düşmanları, sinsice bir strateji izlemektedir.

Dil Terbiyesinin İtikadî Boyutu: Elfâz-ı Küfür 2

 

Soru 3: Aşırı öfke anında Allah’a, Peygambere veya dine hakaret etmek küfür sayılır mı?

Cevap 3: Evet, kesinlikle sayılır. İslam akaidinde kişinin dinden çıkıp çıkmadığına hükmedilirken, İslam hukukunda “mecnun” sayılan, yani ne söylediğini, ne yaptığını ve aklî melekelerini kesinlikle ayırt edemeyecek derecede cinnet getirenler hariç, öfke dinî mesuliyeti ortadan kaldıran bir mazeret değildir. Kul, nefes aldığı ve iradesini tamamen yitirmediği sürece, dilinden dökülen her heceden bizzat sorumludur.

İslam akaidinde, kalpteki imanın dille inkâr edilmesine izin verilen yegâne istisna, can korkusu altında yapılan ölümcül baskıdır (ikrah-ı mülci). Cenâb-ı Hak bu sınırı Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ilan buyurmuştur:

“Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa kim kalbini inkâra açarsa işte Allah’ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir azap vardır.” (Nahl Suresi, 106)

İlahi kelamın çizdiği bu huduttan anlaşılacağı üzere, sadece mutlak bir ölüm ve ağır işkence tehdidi altında kalbe dokunmayan zorlamalar mazur görülmüş; anlık parlamalar, dünyevi sinirlenmeler veya nefsî taşkınlıklar asla bu kapsama dâhil edilmemiştir. Rasûlullah ﷺ da mümini, öfkenin kölesi olan değil, en fırtınalı anda bile inancının dizginlerini elinde tutan bir irade abidesi olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

“Kuvvetli kimse güreşte başkalarını yenen değil; öfke anında nefsine (iradesine) hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107)

Şimdi bu hakikatler karşısında nefis fısıltılarına kananlara sormak gerekir: Canı tehdit altındayken bile imanın izzetini korumakla mükellef olan mümin, nasıl olur da dünyevi ve basit bir öfke anında bizzat kendi elleriyle iman kalesini yıkmaya cüret edebilir? “Öfkeyle söyledim, niyetim öyle değildi” sığınağının arkasına saklanan bir kul, âhiretin dehşetli gününde mizan kurulduğunda bu sudan bahaneyle Allah’ın gazabından kaçabileceğini mi zannetmektedir?

Esasen öfke anında mukaddesata saldırmak, anlık bir parlamanın değil, kalbin derinliklerinde saklanan teslimiyet noksanlığının ve hürmetsizliğin dışa vurulmasıdır. İnsan, dünyevi bir otoritenin veya en güçlü makam sahibinin karşısında öfkelendiğinde can korkusu ya da menfaat endişesiyle dilini yutarken; her an kendisini gözetleyen Yaratıcısına karşı dilini pervasızca serbest bırakıyorsa, bu durum basbayağı bir iman ve ahlak krizidir.

Dolayısıyla, mukaddesata yapılan hakaretlerin manevi hükmünü hiçbir fani mazeret değiştiremez. Mümin, öfkesini inancının önüne geçirmemekle, nefsini ilahi hudutların arkasında zapt etmekle mükelleftir. Aksi takdirde, anlık bir cinnet bahanesinin arkasına saklanarak kibirle savrulan sözler, sahibini dinin emniyet dairesinden çıkarıp ebedi bir hüsran uçurumuna yuvarlar.

 

Soru 4: Namaz, oruç, tesettür, sakal gibi İslami ibadet ve şiarlarla (sembollerle) alay etmenin hükmü nedir?

Cevap 4: Eğer bu alay ve aşağılama, o sembollerin Allah’ın bir emri, Peygamber’in bir sünneti veya İslam’ın bir parçası olması sebebiyle yapılıyorsa açıkça küfürdür. Çünkü dine ait bir kuralı, kıyafeti veya ibadeti hafife almak, doğrudan o kuralı koyan iradeyi yani Allah ve Rasûlü’nü hafife almak demektir.

Kur'ân-ı Kerîm, İslam'ın kutsal saydığı alametlere ve ibadetlere hürmet etmeyi kalbin temizlik ve dindarlık ölçüsü olarak kabul eder:

“Durum böyledir; her kim Allah’ın şiarlarına (dinî sembollerine ve emirlerine) saygı gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.” (Hac Suresi, 32)

Bugün sosyal medyada, televizyon ekranlarında veya günlük hayatta “mizah”, “özgür düşünce” veya “eleştiri” adı altında ayetlerin somut tezahürleriyle (örneğin tesettür ayetiyle veya sünnet-i seniyye olan sakalla) alay etmek, Müslümanı dinden çıkaran tehlikeli bir eşiktir.

Esasen bu durum, sadece masum bir alaydan ibaret değildir. İslam ile doğrudan cepheden mücadele etmeyi göze alamayan münafıklar ve din düşmanları, sinsice bir strateji izlemektedir.

Medya yoluyla, algı operasyonlarıyla ve modern propaganda vasıtalarıyla dinin kutsal sembollerini sistematik bir biçimde aşağılamakta; dindarlığı “gericilik” veya “bağnazlık” gibi göstermektedirler. Buradaki asıl büyük tehlike, yetişmekte olan genç nesillerin zihinlerini ifsat ederek, onları bu mukaddes sembollerle aynı karede görünmekten utanç duyar hale getirmektir.

Şimdi bu organize ifsat hareketi karşısında sormak gerekir:

Müslüman gençliği kendi mukaddesatından kopararak dininden, kimliğinden ve aslından uzaklaştıran bu sinsi pencerelere daha ne kadar göz yumulacaktır? Din düşmanlarının bu kirli propagandalarına kapılıp kendi değerleriyle aynı karede görünmekten kaçanlar, hangi güvenli limana sığınmayı ummaktadırlar?

Kendi değerlerinden utanan, mukaddes sembolleriyle arasına mesafe koyan ve Müslüman cemaatten uzaklaşan insan, farkında bile olmadan karanlık bir tuzağın içine düşmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz ﷺ, yalnızlaşan ve mukaddesat bağlarını koparan bireyin manevi akıbetini şu dehşet verici hadis-i şerifle ilan etmiştir:

“...Cemaatten ayrılmaktan sakının! Şüphesiz ki sürüden ayrılan koyunu ancak kurt kapar.” (Ebû Dâvûd, Salât, 46; Nesâî, İmâmet, 19)

İşte din düşmanlarının ve münafıkların medya eliyle yapmaya çalıştığı tam olarak budur: Müslümanı kendi şiarlarından koparıp yalnızlaştırmak ve ardından imansızlık girdabında yutmaktır. Dolayısıyla, dinin bir emrini veya sembolünü şeklen yahut mânen alaya almak, sadece takvanın zıddı olan küfür dairesine kapı açmakla kalmaz; aynı zamanda sahibini o sinsi şer odaklarının kucağına, ebedi bir hüsrana sürükler.

 

Soru 5: “Bu devirde bu hüküm (faiz yasağı, miras paylaşımı vb.) geçerli değildir, çağdışıdır” demek elfâz-ı küfür müdür?

Cevap 5: Evet, elfâz-ı küfürdür. İslam akaidinde Allah’ın kelamı ve koyduğu hükümler zamana, mekâna veya beşeri ideolojilere göre eskimez. Çünkü İslam, sonradan güncellenmeye ihtiyaç duyan kusurlu bir beşeri felsefe değil; zamanı ve mekânı kuşatan, noksansız ilahi bir nizamdır. Cenâb-ı Hak bu bütünlüğü ve dinin nihai sınırını Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurmuştur:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim...” (Mâide Suresi, 3)

Yaratıcının “tamamladım ve seçtim” buyurduğu bu nizamın içinden cımbızla hüküm seçip “Bu çağa uymuyor” diyerek ilahi yasalara meydan okumak, doğrudan Allah'ın ilmini ve dinin kemalini inkâr etmektir.

Özellikle faiz yasağı ve miras paylaşımı gibi kesin hükümler hakkında Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu tehdit edici ifadeler, konunun ciddiyetini açıkça gözler önüne sermektedir. Cenâb-ı Hak, faiz hükmünü çiğnemekte ısrar edenler ve bu yasağı hafife alanları Bakara Suresi’nde şu dehşet verici tehdid ile ikaz eder:

“Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (size karşı) açılmış bir savaş olduğunu bilin!...” (Bakara Suresi, 279)

Aynı şekilde miras paylaşımına dair kesin sınırları çizdikten hemen sonra, bu taksimatı beğenmeyip kendi hevasına göre çağdaşlaştırmaya kalkanları ise Nisa Suresi’nde şöyle uyarır:

“Kim de Allah’a ve Resûlüne isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ Suresi, 14)

Şimdi bu dehşet verici ilahi beyanlar karşısında sormak gerekir: Dini kemale erdiren yegâne kudret sahibinin sınırlarını çağdışı ilan ederek, kim Allah ve Rasûlü ile savaşa girmeye cesaret edebilir? Âhiretin o çetin gününde, kim Allah'ın vaat ettiği o alçaltıcı ve ebedi azaba tahammül edebilir?

Esasen bu konudaki ayet ve hadislerini dikkatlice tefekkür etsek, İslam âlimlerinin derin izahlarına kulak versek, hatta mümin dahi olmayan objektif ve insaflı ilim adamlarının sosyolojik-ekonomik tespitlerine baksak, ilahi hükümlerin arkasındaki sayısız hikmet ve maslahata (toplumsal faydaya) kolayca ulaşırız.

Ne var ki, meseleye ön yargıyla yaklaşan, İslamofobi ateşine odun taşıyan fitnecilerin ve din düşmanlarının sinsi pencerelerinden bakıldığında, zihinler ifsat olmaktadır. O zehirli bakış açısı benimsendiği anda, insan farkında bile olmadan dinin o güvenli, emniyetli ve aydınlık dairesinden çıkıp küfrün karanlık uçurumlarına doğru yuvarlanmaktadır.

Hiç şüphesiz, Allah'ın kesin bir hükmüne "Bu devirde geçersizdir" demek, hâşâ ilahi iradeye kusur ve cehalet isnat etmektir. Bu cüret, sahibini İslam dairesinden tamamen çıkarır.