Bazı insanlar dünyadan çekildiğinde yalnızca bir insan eksilmez. Seherlerde evlerimizde dolaşan bir dua, bir zikir, bir niyaz eksilir; varlığıyla insana huzur veren bir emniyet hissi, ancak yokluğunda anlaşılan bir sükûnet eksilir.
Sâhib’ül Vefâ Musa Efendi Üstadımızın kıymetli yeğenleri, Osman Nûri Topbaş Hocamızın teyze çocukları ve Abdullah Sert Hocamızın refikaları Zehra Validemizin ardından hissettiğimiz biraz böyleydi. Bir valide kaybettik, sanki kimsesiz ve emniyetsiz kaldık.
İftirak hüznü ortalığı sardı. Gözlerimiz bu hüzünle yaşardı. Ne var ki kalplerimiz daralmadı. Bilakis, hüznün içinden gelen garip bir inşirah, nereden geldiği bilinmeyen bir sekînet sadırlarımızı sarıp sarmaladı. Deyin ki ruha lâhutî bir pencere aralandı.
Aslında her ölüm görene öteye açılmış bir penceredir. O pencerede toplanmış sırasını bekleyenler, akıbetlerinin numunesini seyrederler. Dünyanın gürültüsü biraz uzaklaşır, perdeler incelir, hesaplar küçülür. O pencere önünde insan neyi bırakması, neyi öncelemesi gerektiğini yeniden fark eder.
Sâlih ve sâlihaların ölümü biraz daha farklıdır. Orada keder yoktur, hüzün vardır. Sekînet tatlı bir meltem gibi eser. Hüznün yanına sebebi meçhul bir ferahlık eklenir. Dünyanın neşesi değil ukbânın neşvesidir bu. Birbirlerini “Başımız sağ olsun” diye teselli edenler, rahmet-i Rahmân'a kavuşmuş o sâlih ya da sâlihanın hâlinden sanki bir hisse alırlar.
Bir valide kaybettik. Canımız Efendimizin oğlu İbrahim vefat ettiğinde söylediğini hatırlıyoruz: “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; fakat dil Rabbimizin razı olmayacağı sözü söylemez.” Hüzün de kulluğa dahildir. İftirak acısı tevekküle mâni değildir. Takdire rıza esastır. Mahzun oluruz ama isyan etmeyiz.
Validemizi uğurlayan cemaat ne güzeldi; imrendik. Son yolculuğa ağzı dualı, gözü yaşlı, kalbi mahzun ama Allah'ın takdirine teslim olmuş sâlihlerin şehâdeti ile çıkmak ne büyük bahttır. İnsan nasıl yaşarsa öyle bir iz bırakıyor; nasıl bir iz bırakırsa ardından öyle insanlar yürüyor.
Cenazeler biraz da ömrün aynasıdır. Bir tabutun arkasında yürüyen cemaat, o tabutun içindeki insanın hayatının sessiz şahididir. Mevlânâ Hazretleri, “Herkesin ölümü kendi rengindedir” buyurur. 16 Ağustos 2026 günü İLAM’da namazı kılınıp, Sahrâ-yı Cedid Mezarlığında Musa Efendi’nin yanı başına defnedilen Zehra Validemizin ruhlara huzur veren ayrılığı bir sâlihanın ölüm renginin güzelliğiydi.
Sâlihler de renk renktir. Her biri Cenâb-ı Hakk'ın kendisine lütfettiği bir hasleti ömrünün merkezine alır ve giderken o hasletin kokusunu geride bırakır. Kimi kardeşliğin rengini salar kalplere, kimi hizmetin... Kimi Allah yolunda gayretin, kimi sadakatin, kimi teslimiyetin, kimi merhametin… Ömür biter fakat rengin rüzgârı onu fâş eder. O gün de bir rüzgâr esti gönüllerde. Bu rüzgâr naif, asil ve mahcup bir rüzgârdı.
Naif
Naiflik incelmiş bir ruhun dünyaya temas biçimidir. Ölçülü olmaktır. Hassas olmaktır. Nazik ve zarif olmaktır. Kırabilecek kudreti varken kırmamaya, söyleyebilecek sözü varken incitmemeye, kendisini öne çıkarabilecekken geri durmaya talip olmaktır. Musa Efendi’nin bir su bardağını tutuşundaki, o suyu yudumlayışındaki ve ardından derin bir şükür hissi ile yerine koyuşundaki zarafeti bir yaşama sanatına dönüştürmektir.
Naiflik biraz da kalbin rikkatidir. Başkasının acısını kendi acısı gibi duyabilmek, bir gönlün nereden kırılabileceğini sezebilmek, kimsenin fark etmediği küçük bir mahzunluğu fark edebilmektir. İnsan kabalaştıkça dünya da kabalaşır; insan inceldikçe âlemde daha önce görmediği incelikleri görmeye başlar.
Asil
Zehra Validemiz Musa Efendi Hazretlerinin terbiyesinde yetişti. O kerim insanın göz nuru, necip ailesinin mümtaz bir numunesi oldu. Asalet bir aileye sadece neseben mensup olmak değildir. Nesep insana bir isim verebilir; esas asaletini ise insanın kendi hayatıyla tasdik etmesi gerekir. Çünkü asalet temellük edilecek bir miras değil, taşınacak bir mesuliyettir.
İnsan asil bir ailede doğabilir ama o ailenin taşıdığı Hak vergisi kıymete layık olmayabilir. İstidat başka, o istidadı işlemek başkadır. Bunun için önde gidenleri izlemek, her hallerini okumak, anlamak ve sevmek gerekir. Sonra o sevgi insanı doğrultmalı, yola düşürmeli, azim ve gayretle güzel amellere sevk etmelidir.
Asil insan kendi kıymetini bildiği için bayağılığa tenezzül etmez. Her söze girmez, her çekişmeye karışmaz, her menfaate koşmaz. Kendisine yakışanı ve yakışmayanı bilir. Asalet biraz da insanın kendi nefsine, “Bu sana yakışmaz” diyebilmesidir.
Asalet bir defa kazanılıp ömür boyu taşınan bir paye değildir. Her sabah yeniden giyilmesi gereken bir libas, her yeni hadisede yeniden ispat edilmesi gereken bir ahlâktır. Zehra Validemizin yetmiş iki senelik hayatı asaletin tevarüs yahut temellük edilen bir imtiyaz değil, her sabah yeniden kuşanılan bir mesuliyet olduğunun ispatıdır.
Mahcup
Hizmetinin tefahürüyle değil mahcubiyetiyle yaşamak nasıl bir şeydir? Yapıp göstermemektir. Verip unutmaktır. Hizmet edip hizmetini kendinden bilmemektir. İnsanların gördüğü iyiliğin arkasında onların görmediği nice kusur bulunduğunu bilmek; insanların takdirini Allah'ın kabulünün delili saymamaktır.
Mahcubiyet, “Ben yaptım” diyememektir. “Ne yaptıysak Allah nasip etti, ne kadar yaptıysak azdır, ne kadar güzel yaptıysak O'nun lütfudur, varsa kusur bize aittir” diyebilmektir. Mahcubiyet sâlih amelin örtüsüdür. İnsan iyiliğini örter; çünkü onu insanların nazarından önce kendi nefsinin nazarından korumak ister. Hizmeti büyüdükçe kendisi küçülür. Alkış çoğaldıkça endişesi artar.
Zehra Validemiz hizmetin içinde bulundu fakat hizmeti kendisine paye yapmadı. Kendisini hiç merkeze koymadı. Yaptıklarını anlatmak yerine örttü. Bir sâlihaya yakışan mahcubiyetinin refikinin şu şehâdeti ile taçlanması ne güzeldir: “Ailemi kaybettim ama aynı zamanda sohbet eden, hizmet eden, aynı istikamete yürüdüğümüz bir ihvanımızı kaybettik.”
Bir valide kaybettik. Cenazede kalplerimize inşirah veren o naif, asil ve mahcup rüzgâr yetmiş iki yıl boyunca Allah’a kulluk, Habib-i Edibine ümmetlik ve Hak dostlarına evlatlıkla dokunan bir hayat kumaşının son defa dalgalanmasıydı.
Sâlihlerin ve sâlihaların ölümü yalnız eksiltmiyor. Geride kalanlara bir emanet de bırakıyor. İnsan gidebilir ama güzel hasletleri sahipsiz kalmamalıdır. Birilerinin o inceliği, birilerinin o asaleti, birilerinin o mahcubiyeti sahiplenmesi gerekir. “Başımız sağ olsun” sözünün bir mânâsı da budur: Giden gitti; şimdi geride kalan başlar, gönüller o hayra sahip çıksınlar.
Rabbimiz Zehra Validemize rahmetiyle muamele eylesin. Ömrünün güzel rengini kabrinde nura, ebedî âlemde sürura tebdil eylesin. Onu sevdiği sâlihlerle, sıddıklarla, şehitlerle haşreylesin. Başta Muhterem Abdullah Hocamız olmak üzere geride kalan yakınlarına sabr-ı cemil, gönüllerimize o cenaze gününde tattığımız sekinetten diriltici hisseler ihsan eylesin. Ruhu için bir Fatiha ve üç İhlas istirham ederiz.