Bilgiyi Hikmetle Mayalamak: Zihinleri ve Hayatı Yeniden İnşa Etmek

Bilgiyi Hikmetle Mayalamak: Zihinleri ve Hayatı Yeniden İnşa Etmek

Karanlığın zifiri olduğu yer, şafağın en yakın olduğu zamandır. Bugünün yorgun dünyasında, biz Müslümanlara düşen en büyük, en kutlu vazife; şikayet etmeyi bırakıp o ilahi rahmetin sadık birer taşıyıcısı olmaktır. Bilgiyi hikmetle tazelemek, çağın kanayan yaralarına ilahi eczaneden şifalar sunmak boynumuzun borcudur.

Modern çağın insana dayattığı en büyük felaket, şüphesiz ki zihinlerde ve kalplerde meydana getirdiği parçalanmışlıktır. Bilgiyi hikmetten, bilimi ahlaktan, insanı da Yaratıcısından koparan bu seküler rüzgar, eşyanın hakikatini perdelemiş ve yeryüzünü devasa bir anlam krizinin içine sürüklemiştir. Peki, asırlardır vahyin aydınlığında yürüyen, kainatı Allah Teâlâ (cc.) kudretinin ve merhametinin bir tecelligahı olarak gören bizler, bu amansız savrulmaya karşı nasıl bir dalgakıran inşa edeceğiz? Sadece geçmişimizle övünmek veya mevcudu eleştirmek, kanayan yaramıza merhem olmaya yetmiyor. Bugün artık teşhisten tedaviye geçmek, kaybettiğimiz o muazzam tevhidi bilinci bugünün diliyle, hayatın tam merkezinde yeniden kurmak zorundayız.

Zihinlerdeki Putları Kırmak ve Hayata Bakışımızı Arındırmak

İşe öncelikle en yakınımızdan, kendi zihin dünyamızdan ve evlerimizin içinden başlamak mecburiyetindeyiz. Hayata bakışımızı, eşyayı ve tabiatı kör tesadüflere bağlayan seküler kalıplardan acilen arındırmalıyız. Zira dil, düşünceyi inşa eder; düşünce de inancı besler veya zehirler. Bugün çocuklarımıza tabiatı tanıtırken kullandığımız dil, maalesef çoğu zaman Batılı, materyalist bir paradigmanın kelimelerinden oluşuyor. Evlatlarımıza bir çiçeğin açışını, yağmurun yağışını yahut bir yaprağın damarlarındaki kusursuz işleyişi anlatırken, onlara sadece cansız bir biyolojik yapıyı veya mekanik bir doğa olayını ezberletmekle yetinemeyiz. O yaprakta nakış nakış işlenen ilahi sanatın zarafetini, yüce isimlerin o incecik dokudaki tecellilerini onların kalplerine ilmek ilmek dokumalıyız.

Evlerimizde bilimi ve dini birbirine zıt, birbirini nakzeden iki ayrı dünya gibi sunan o zehirli dilden süratle uzaklaşmalıyız. Evlatlarımızın tertemiz zihin dünyasında Kur'an-ı Kerim ayetleri olan kavli ayetler ile kainat kitabının ayetleri olan kevni ayetleri yeniden kucaklaştırmalıyız. Tohumun çatlamasını izlerken Enam Suresini, gökyüzünün kusursuzluğunu seyrederken Mülk Suresini hatırlayan, mikroskoptan veya teleskoptan bakarken gördüğü ihtişam karşısında Rabbini tesbih eden bir nesil, ancak bu tevhidi bakış açısıyla yetişecektir. Nitekim ilahi kelamda bu hakikat bizlere şu muazzam ufukla bildirilmektedir: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru! (Âl-i İmrân Suresi, 190-191. Ayet).

Mesleği İbadet Neşvesiyle Taçlandırmak

Sekülerizmin hayatımızda açtığı bir diğer derin yara ise, dünya ve ahiret işlerini birbirinden tamamen koparmasıdır. Oysa İslam ahlakında insanın yeryüzündeki varlık gayesi imardır; hem kalbini hem de yeryüzünü Allah Teâlâ’nın (cc.) rızası doğrultusunda güzelleştirmektir. Mesleğimiz, makamımız veya etiketimiz ne olursa olsun, yaptığımız işi sadece rızık temin edilen, mesai saatleri arasına sıkıştırılmış dünyevi bir meşgale olarak göremeyiz.

Bir mimar, inşa ettiği binanın tabiatın ahengine ve İslami edebe uygun olup olmadığını dert edinmelidir. Bir doktor, şifa vesilesi olduğu bedenin Allah Teâlâ’nın (cc.) emaneti olduğu şuuruyla hastasına yaklaşmalıdır. Bir öğretmen, karşısındaki öğrencinin zihnine sadece bilgi depolayan bir teknisyen değil, onun ruhunu hikmetle yoğuran bir sanatkar olmalıdır. Çalışmayı, üretmeyi ve insanlığa faydalı olmayı ibadet neşvesiyle yapmak, mesleği sadece bir kariyer basamağı değil, yeryüzünü imar etme vazifesinin mukaddes bir parçası olarak görmektir. İşte bu şuur kalbimize nakşolduğunda, iş yerlerimiz de birer tefekkür ve kulluk mektebine dönüşecektir. Nebevi bir uyarı olan İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır (Taberânî, Mecmau’l-Evsât, VI, 58) hadis-i şerifi, meslek hayatımızın temel felsefesi olmalıdır.

Tüketim İstilasına Karşı Şükür ve Edep

Bugün kainatla kurduğumuz ilişki, kapitalist hırsların gölgesinde acımasız bir istilaya dönüşmüş durumdadır. İnsanoğlu, emanetçisi olduğu dünyayı hovardaca tüketmekte, kaynakları israf ederken ruhunu da açlığa mahkum etmektedir. Bizler, tabiatla kurduğumuz bu hastalıklı ilişkiyi inancımızın o zarif edep ve kanaat ölçüleriyle tedavi etmek zorundayız.

Soframıza gelen bir dilim ekmekte, içtiğimiz bir yudum suda, aldığımız her nefeste ilahi bir mühür olduğunu, bütün bunların bize külfetsizce bahşedilmiş rahmet tecellileri olduğunu görmek mecburiyetindeyiz. Tüketim hırsını kanaatle frenlemeli, israfın her türlüsünden zamanın, eşyanın, duygunun israfından şeytandan kaçar gibi kaçınmalıyız. Tabiata karşı mütevazı olmalı, yaratılan her zerreye Yaratıcı’nın hürmetine şefkatle muamele etmeli, ömrümüzü tükenmez bir şükür bilinci üzere yaşamalıyız. Zira nimetin kadrini bilmek, o nimetin Sahibine olan hürmetin en somut göstergesidir.

Eğitim Paradigmamızın İhyası ve İrfan Merkezleri

Tüm bu bireysel ve ailevi adımların kalıcı bir medeniyet inşasına dönüşebilmesi için en hayati şart, eğitim sistemimizin kendi öz kökleri üzerinde yeniden kıyam etmesidir. İnsanı sadece sınavlara hazırlanan bir bellek, okulları ise piyasaya kalifiye eleman ve salt ekonomik üretim makinesi yetiştiren fabrikalar olarak gören o faydacı, mekanik Batılı modelden acilen kurtulmalıyız. Bizim medeniyet kodlarımızda bilginin gayesi tahakküm değil, marifettir; yani Rabbini, haddini ve hakikati bilmektir.

Bu sebeple, ahlakı ve hikmeti merkeze alan yeni bir eğitim paradigması kurgulamalıyız. Fizik, kimya, biyoloji, tıp, iktisat, sosyoloji veya psikoloji fark etmeksizin bütün bu disiplinleri vahyin evrensel ahlak ilkeleriyle harmanlayarak öğretecek yepyeni bir müfredat dili geliştirmeliyiz. İktisat okuyan bir gencin zihnine kar maksimizasyonundan önce infak, bereket ve kul hakkı kavramlarını yerleştiremiyorsak, tıp okuyan bir gence insan bedeninin eşref-i mahlukat sırrını veremiyorsak, elde edilen o devasa bilgi yığını insanlığın dertlerine derman olmayacaktır.

Üniversitelerimiz, akademilerimiz ve ilim havzalarımız sadece kuru bilgi aktaran, batılı teorilerin tercümanlığını yapan mekanizmalar olmaktan çıkmalıdır. Buralar; o bilginin insanlığın ahlaki buhranlarına, küresel gelir adaletsizliğine, savaşlara ve çevre felaketlerine nasıl merhem olacağını dert edinen birer irfan merkezine dönüşmelidir. Aklın nuru ile kalbin ziyasını aynı potada eriten bir ilmi iklim, ancak bu irfan merkezlerinde yeşerecektir. Bu hakikat Peygamber Efendimiz’in (sas.) lisanından şu şekilde müjdelenmektedir: Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah Teâlâ (cc.) o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. (Müslim, Zikir, 39).

Netice Olarak Evrensel Rahmetin Taşıyıcıları Olmak

Bugün açıkça görmekteyiz ki, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah Teâlâ (cc.) ile bağını koparmış, kibrinin esiri olmuş seküler bir bilimin insanlığı getirdiği son nokta nükleer silahlar, ekolojik yıkımlar ve ahlaki çöküntüdür. Buna mukabil, eşyanın hakikatini vahyin aydınlığında okuyan, aklını kalbinin emrine veren, hikmetle yoğrulmuş bir ilim anlayışının sonu ise bütün insanlığı ve kainatı kuşatacak evrensel bir rahmettir.

Karanlığın zifiri olduğu yer, şafağın en yakın olduğu zamandır. Bugünün yorgun dünyasında, biz Müslümanlara düşen en büyük, en kutlu vazife; şikayet etmeyi bırakıp o ilahi rahmetin sadık birer taşıyıcısı olmaktır. Bilgiyi hikmetle tazelemek, çağın kanayan yaralarına ilahi eczaneden şifalar sunmak boynumuzun borcudur. Gelin, zihinlerimizi ve kalplerimizi yeniden tevhidin o dupduru pınarında yıkayalım; ta ki yeryüzü yeniden ilmin, irfanın ve adaletin yurdu oluncaya dek.