Arkamızda Nasıl Bir İz Kalacak?

Arkamızda Nasıl Bir İz Kalacak?

Dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk gün, biz acizliğimizle ve saflığımızla ağlıyorduk; fakat ailemiz, dostlarımız ve bizi bekleyenler sevinçle, şâdumân olarak gülüyorlardı. Hayatın bütün sırrı, işte bu denklemi ömrün sonunda tersine çevirebilmektedir. Öyle bir hayat yaşayalım ki; bir bal arısı gibi kimsenin dalını kırmadan, bir hurma ağacı gibi herkese fayda sağlayarak, imtihan ateşlerinde altın gibi saflaşarak ömür sermayemizi tamamlayalım.

İnsan, adını “nisyan” ile kardeş kılmış, dünyaya ne için geldiğini çoğu zaman dünya telâşının gürültüsünde unutmuş bir yolcudur. İki kapılı bir hanın tam ortasında, adına “ömür” denilen o dar koridorda yürürken, bıraktığımız ayak izlerinin rengini ve kokusunu pek az tefekkür ederiz. Oysa İslam ahlakı, sadece insanın kendi nefsiyle olan bağını değil; onun eşyayla, tabiatla, şehirle, ağaçla ve kuşla olan hukukunu da tanzim eder. Mü’min olmak, yeryüzünde bir emniyet gölgesi, sığınılacak bir hayır kapısı olmak demektir. Fâsık veya zalim olmak ise, nefes aldığı müddetçe toprağın bağrına, göğün yüzüne yük olmak demektir.

Peki, biz bu âlemin neresindeyiz? Gidişimizle yeryüzü bir huzur pınarından mı mahrum kalacak, yoksa hırslarımızın ve günahlarımızın ağırlığından kurtulup derin bir nefes mi alacak? Bu can alıcı sorunun cevabı, İlahi kelamın, Nebevî uyarıların ve medeniyetimizin edebi dehasının satır aralarında gizlidir.

 

 Müsterîh miyiz, Müsterâhun Minh mi?

Bir gün Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in önünden bir cenaze geçirilmişti. Efendimiz (s.a.v.) tabuta doğru baktı ve yanındakilerin zihninde tesiri, biz ahir zaman ümmetine kadar ulaşan o sarsıcı tespiti yaptı:

“Ya rahatlamıştır ya da rahatlatmıştır (Müsterîhün ev müsterâhun minh).”

Sahabiler, bu derin ifadenin arkasındaki hikmeti merak ederek sordular: “Ey Allah'ın Rasûlü! Rahatlayan kimdir, rahatlatan kimdir?” Fahr-i Kâinat Efendimiz, adeta bir insanlık anatomisi sunarak şöyle buyurdu:

“Mü’min bir kul öldüğünde, dünyanın sıkıntı, yorgunluk ve eziyetlerinden kurtulup Allah'ın rahmetine kavuşur (yani müsterîh olur, kendisi rahata erer). Günahkâr ve kötü bir kul öldüğünde ise insanlar, şehirler, ağaçlar ve hayvanlar onun kötülüğünden kurtulur (yani o müsterâhun minh’tir, arkasında bıraktığı alemi rahatlatmıştır).[1]

Büyük muhaddis İbn Hacer el-Askalânî, bu hadisi şerh ederken muazzam bir nükteye işaret eder: Zalim ve fâcir bir insanın günahları, sadece insanlara zarar vermez; yeryüzündeki ekolojik ve manevi dengeyi de altüst eder. Onun işlediği cürümler sebebiyle o beldeden bereket kalkar, yağmurlar kesilir, nehirler kurur. Yağmursuzluktan ağaçlar kurur, dilsiz hayvanlar susuzluk ve açlıktan helak olur. Dolayısıyla zalim bir fâcir öldüğünde, sadece beşeriyet değil; şehirlerin sokakları, dağdaki ağaçlar, gökteki kuşlar ve yerdeki karıncalar bile onun zifiri uğursuzluğundan kurtuldukları için derin bir nefes alırlar.[2]

Nitekim bu durum sadece hissi bir yorum değil, doğrudan doğruya ilahi bir beyandır. Kur'an-ı Kerim, Firavun ve ordusunun helakini anlatırken onların yeryüzünde bıraktığı ifsat karanlığına şöyle dikkat çeker: “Onların ardından ne gök ağladı ne de yer...” (Duhân, 29)

Müfessirler bu ayet-i kerimeyi şerh ederken, mü’minin ve fâcirin yeryüzündeki izini şöyle ayırt ederler: Mü’min vefat ettiğinde, yeryüzünde secde ettiği, hayır hasenat işlediği mekanlar ve gökyüzünde salih amellerinin yükseldiği o manevi kapılar yasa bürünür, onun arkasından ağlar. Fakat zalimler ve fasıklar göçüp gittiğinde, ne yerde ne de gökte onlardan hoşnut olan tek bir zerre bulunmadığı için arkalarından ne yer ağlar ne de gök...

Osmanlı’nın nüktedan devlet adamı ve şairi Keçecizâde İzzet Molla, topluma ve tabiata kök söktüren bir fâcirin dünyadan çekilişini tam bir Nebevî ufukla hicvederken ne kadar haklıdır:

Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzûr

Yıkıldı gitti cihândan dayansın ehl-i kubûr

Dünya ve içindekiler o fâcirin "yıkılıp gitmesiyle" rahatlamıştır ama şairin dâhice nüktesiyle, bu sefer berzah alemindekilerin, yani “ehl-i kuburun” huzuru kaçmıştır. İşte müsterâhun minh olmak, arkanda sevinç çığlıkları atan bir yeryüzü bırakmaktır ki, insanlık adına bundan daha büyük bir hüsran düşünülemez.

 

Bal Arısının Zarafeti ve Hurmanın Bereketi

O halde mü’min, gidişiyle arkasında gözü yaşlı bir insanlık, şehir, tabiat ve hayvanat bırakan insan olmak zorundadır. Peki, bu kıvama nasıl erilir? Allah Rasûlü (s.a.v.) mü’minin bu yapıcı, estetik ve emniyet telkin eden karakterini şu misalle izah eder: “Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki, mü’minin misali bal arısının misali gibidir. O, (her zaman) temiz ve helal olanı yer, (her zaman) temiz ve faydalı olanı üretip ortaya koyar. Bir yere konduğunda ise ne orayı kırar ne de bozup ifsat eder.” [3]

Arı, Nebevî bir terbiyenin adeta tabiata bürünmüş halidir. O, çiçeklerin en temizini, özünü seçer; mü’min de hayatta helalin, tayyib olanın peşindedir. Arı, topladığı o özden sadece şifa ve tatlılık (bal) üretir; mü’minin dilinden, elinden ve kalbinden de çevreye sadece hayır, adalet ve samimiyet sızar. Ve en zarifi: Arı, incecik bir dalın, nazenin bir çiçeğin üzerine konduğunda o kadar hafiftir, o kadar estetik duygu sahibidir ki, ne o dalı incitir ne de çiçeğin yaprağını kırar. Dokunduğu yere sadece bereket ve polen taşır. Mü’min, hırçın olmayan, yırtıcı olmayan, girdiği topluma yük değil mülk olan insandır. Kimsenin kalbini kırmaz, onurunu zedelemez, incinir ama incitmez. Konduğu dalı kırmayan o arı zarafeti, mü’minin ahlak ölçüsüdür.

Nitekim Efendimiz (s.a.v.) bir başka gün sahabilerine, “Ağaçlar arasında öyle bir ağaç vardır ki yaprağı hiç düşmez. O, tam bir Müslüman misalidir. Söyleyin bakalım bana, hangi ağaçtır bu?” diye sorduğunda, çöl ağaçları arasında zihni bulanan sahabeye bizzat kendisi cevap vermişti: “O, hurma ağacıdır.”[4]

Hurma ağacı, çölün ortasında kökünden yaprağına, lifinden meyvesine ve çekirdeğine kadar her şeyiyle insana ve hayata hizmet eden bir bereket vesilesidir. Mü’min de öyledir; dirisi de hayırlıdır, vefatından sonra bıraktığı ilmi, ahlâkı ve sadaka-i cariyesi de hayırlıdır. Mü’min, hurma ağacı gibi her mevsim meyve veren, gölgesinde serinleten, yaprağını döküp çevresini kirletmeyen bir vakarın adıdır.

 

 İmtihan Potasında Bir Altın Külçesi

Tabii ki yeryüzünde bir bal arısı gibi zarif, bir hurma ağacı gibi bereketli yaşamanın bir bedeli vardır. Dünya, mü’minin cenneti değil, imtihan meydanıdır. Bu meydanda rüzgarlar sert eser, fırtınalar kopar. Fakat mü’min, rüzgar karşısında esneyen ama kökünden kopmayan taze bir ekin gibidir. Başına gelen musibetler, hastalıklar ve dertler onu yok etmek için değil, saflaştırmak içindir. Beyhakî’nin Şuabü’l-Îmân’ında geçen şu muazzam hadis-i şerif, mü’minin dertler karşısındaki asil dayanıklılığını nasıl da güzel formüle eder: “Mü’minin misali, altın külçesi gibidir; eğer üzerine (ateş) üflenecek olsa kızarır (kıpkırmızı kesilir), eğer tartılacak olsa (ağırlığından) hiçbir şey eksilmez.”[5]

Saf altın, potaya girip harlı ateşe maruz kaldığında kömür gibi kararıp kül olmaz. Canı yanar, kıpkırmızı kesilir, kor olur ama özünden hiçbir şey kaybetmez; bilakis içindeki cüruftan, yabancı maddelerden arınarak daha parlak, daha saf bir hale gelir. Ateşten çıkıp teraziye konduğunda ise ağırlığından zerre noksanlaşmadığı görülür.

İşte mü’min de hayatın çile potalarında, hastalık, fakirlik veya yalnızlık ateşleriyle sınandığında isyan etmez. İnsandır; kalbi mahzun olur, gözü yaşarır, adeta altın gibi "kızarır". Fakat o ateş, mü’minin kalbindeki dünya sevgisini, kibri ve günah cürufunu temizler. Musibet terazisine çıktığında, onun iman kalitesinden ve ecrinden hiçbir şey eksilmez. O, dünyadan her eksildiğinde, ahirette daha da ağırlaşan bir kıymettir.

Hayat, doğumla ölüm arasına gerilmiş ince bir iptir. Şark-İslam klasikleri, insanın bu dünyaya geliş ve gidiş dengesini muazzam bir zıtlık simetrisiyle kalbimize ihtar eder. Der ki şair:

Yâdında mı doğduğun zamanlar?

Sen ağlar idin, gülerdi alem;

Bir öyle ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka matem.[6]

Rabbimiz bizleri, gidişiyle arzı ve semayı ağlatan "müsterîh" kullarından eylesin; "yıkıldı gitti cihândan" denilenlerden muhafaza buyursun. Amin.

 

[1] Buhârî, Rikak, Hadis no: 6512)

[2] İbn Hacer, Fethü’l-bârî, 11/364.

[3] Ahmed b. Hanbel, 11/458.

[4] Buhârî, İlim, 4.

[5] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 7/509.

[6] Anlamı: Dünyaya geldiğin o ilk günü hatırlıyor musun? Sen ağlarken etrafındaki herkes sevinip gülüyordu. Öyle onurlu ve güzel bir hayat yaşa ki; bu dünyadan göçtüğün gün seni gülümsetsin, arkandan ise tüm dünya yas tutsun.